DOLAR
47,1877
EURO
53,9071
ALTIN
6.078,52
BIST
14.070,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
34°C
Ankara
34°C
Parçalı Bulutlu
Salı Açık
33°C
Çarşamba Açık
32°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
29°C

Mümtaz Sarcan

1984 yılında bir vapur iskelesinde unuttuğu çantasından çıkan notlarla tanınmış, ancak kendisi o günden beri hiçbir fotoğrafta net olarak görülmemiştir...

‘Silkelenen’ Muhalif belediyeler mi yoksa hukuk sisteminin kökleri mi?

A+
A-

Son günlerde Türkiye’nin siyasi ve hukuki gündemini meşgul eden en sıcak başlıklardan biri, CHP’li belediyelere yönelik art arda gelen operasyonlar ve belediye başkanlarının tutuklanması. Bu dalga, kamuoyunda doğal olarak derin bir kutuplaşma ve meşruiyet tartışması yaratıyor. Meseleyi günlük siyasi polemiklerin gürültüsünden çıkarıp; hukukun, adaletin ve demokrasinin evrensel ilkeleri ışığında, daha soğukkanlı bir perspektifle incelemekte fayda var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullandığı “silkeleme” ifadesi, muhalefet cephesinde haklı olarak büyük bir yankı uyandırdı. Erdoğan bu ifadeyi aslında belediyelerin birikmiş SGK borçlarının tahsili bağlamında kullanmıştı. Ancak Türkiye gibi siyasal iklimin sert olduğu ülkelerde, en tepeden kurulan cümleler bürokrasi ve yargı mekanizmalarında bir “vizyon belgesi” veya “zımni bir talimat” olarak algılanmaya müsaittir. Bugün gelinen noktada o “silkeleme” eyleminin sadece finansal bir haciz işlemi olmadığı; idari soruşturmalar, şafak operasyonları ve kayyum atamalarıyla siyasi bir kuşatmaya dönüştüğü görülüyor. Siyasetin doğasında rekabet vardır ancak devletin kurumları bu rekabetin birer enstrümanı haline geldiğinde, sarsılan şey sadece belediyeler değil, devletin yapıtaşları olur.

Kamuoyundaki en büyük kırılma noktası şu soru etrafında şekilleniyor: “Yolsuzluk, usulsüzlük veya rüşvet sadece muhalefet belediyelerine mi özgü? İktidar blokundaki belediyelerde hiç mi suç işlenmiyor?

Resmi verilere ve devletin hazırladığı raporlara baktığımızda, durumun aslında tam olarak böyle olmadığını görüyoruz. 2024 yılı verilerine göre; 59 AK Partili, 21 MHP’li belediye başkanı hakkında da adli işlem yapılmış durumda. Yani “iktidar belediyelerine hiç dokunulmuyor” önermesi teknik olarak doğru değil.

Ancak asıl sorun suçun varlığında değil, hukukun uygulanış biçimindeki çifte standartta yatıyor. İktidar mensubu bir belediye başkanı hakkında yolsuzluk iddiası ortaya çıktığında süreç genellikle “içeride” çözülüyor; yavaş işleyen soruşturmalar, “metal yorgunluğu” adı altındaki sessiz istifalar veya tutuksuz, şaşâsız yargılamalar devreye giriyor. Oysa konu muhalefet belediyeleri olduğunda süreç; sabahın köründe yapılan ev baskınları, gizlilik kararı alınan dosyalar üzerinden medyaya servis edilen itibar suikastları ve jet hızıyla gelen tutuklamalarla ilerliyor. Adaletin zedelendiği yer, suçun kimin işlediğinden çok, suçluya giydirilen siyasi kimliğe göre muamele edilmesidir.

Hukuk sistemimizde tutuklama bir ceza değil, istisnai bir tedbirdir. Bir kişinin tutuklanabilmesi için kuvvetli suç şüphesinin yanı sıra iki temel unsur aranır: Kaçma şüphesi veya delilleri karartma/tanıklara baskı yapma ihtimali.

Bir belediye başkanını düşünün: Sabit ikametgahı olan, devletin her an nerede olduğunu bildiği, kaçma şüphesi hayatın olağan akışına aykırı olan seçilmiş bir kamu görevlisi. “Peki ya delilleri karartırsa?” sorusunun cevabı da tutuklama değildir. İçişleri Bakanlığı’nın, soruşturma selameti açısından bir belediye başkanını görevden uzaklaştırma (açığa alma) yetkisi zaten vardır. Görevden uzaklaştırılmış, belediye binasına girmesi yasaklanmış bir kişinin delil karartma ihtimali fiilen ortadan kalkar.

Buna rağmen tutuklama yoluna gidilmesi, hukuki bir tedbirden ziyade “peşin bir infaz” ve yerel yönetimin el değiştirmesini (kayyum atanmasını) meşrulaştıran bir siyasi hamle olarak okunmaktadır. Tutuklama, soruşturmanın aracı olmaktan çıkıp bizzat amacın kendisine dönüşmüştür.

Danıştay Kanunu gereği, belediye başkanları hakkında soruşturma açılabilmesi İçişleri Bakanlığı’nın “soruşturma izni” vermesine ve bu iznin Danıştay denetiminden geçmesine bağlıdır. Ancak son dönemde bu idari kalkanı aşmak için dosyaları “örgütlü suçlar” veya “terör” kapsamına sokarak doğrudan operasyon yapılması, hukuki güvencelerin etrafından dolanıldığını göstermektedir.

Yaşanan bu süreç, sadece bugün görevden alınan isimlerin kişisel mağduriyetiyle sınırlı kalmayacak kadar derin yapısal hasarlar bırakmaktadır:

Seçmen İradesinin Anlamsızlaşması: Vatandaş, “Kimi seçersem seçeyim, eğer iktidarın onaylamadığı biriyse zaten görevden alınacak” hissine kapılırsa, sandığa ve demokrasiye olan inancını yitirir. Temsili demokrasinin temeli olan “seçim”, işlevsiz bir ritüele dönüşür.

Masumiyet Karinesinin İhlali: Mahkeme kararıyla kesinleşmiş bir hüküm olmaksızın, kişilerin “suçlu” ilan edilerek makamlarından edilmesi, evrensel hukukun kalbi olan masumiyet karinesini paramparça etmektedir.

Yatırım ve İstikrar İkliminin Bozulması: Hukuk güvenliğinin, öngörülebilirliğin ve kanun önünde eşitliğin olmadığı bir ülkeye ne yabancı sermaye gelir ne de kendi vatandaşı geleceğe güvenle bakar. Adaletin terazisinin siyasetin ağırlığıyla bozulduğu her denklem, ekonomide yoksulluk olarak geri döner.

Sonuç olarak; yolsuzluk, rüşvet veya usulsüzlük hangi partiden olursa olsun sonuna kadar üzerine gidilmesi gereken hastalıklardır. Kimse cübbesini, parti rozetini veya seçilmişliğini bir zırh olarak kullanmamalıdır. Ancak adalet, elindeki kılıcı sadece siyasi rakiplerine savuran, iktidar yandaşlarına gelince kınına sokan bir mekanizma değildir.

Bugün ağacı “silkelediğini” düşünenler, aslında üzerinde oturdukları devlet geleneğinin ve hukuk sisteminin köklerini sarsmaktadır. Unutulmamalıdır ki; kuralları kişilere ve partilere göre esnetilen bir hukuk sistemi, gün gelir o kuralları esnetenleri de içine çeken bir girdaba dönüşür.

İhtiyacımız olan şey siyasi rakipleri silkelemek değil, yargıyı siyasetin gölgesinden silkeleyip kurtarmaktır.

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI