Bugün, Karaköy’ün o daracık, rutubet kokan ama her bir taşında binlerce öykü barındıran sokaklarından birinde, tozlu bir sahaf rafına sığındım. Dışarıda, gri bir gökyüzü İstanbul’un üzerine ağır bir palto gibi serilmişken; içeride, cildi yorulmuş bir kitabın arasından düşen kurutulmuş bir mavi kantaron çiçeği ile karşılaştım. Rengi solmuş, formunu yitirmiş ama o inadıyla sanki hâlâ toprağın altındaki o gizli damarlara, o Yaşar Kemal’in toz fırtınalarıyla savrulan bereketli Çukurova’sına tutunmaya çalışıyor.
O çiçeğe bakarken düşündüm; bizler de aslında köklerinden koparılmış, büyük şehirlerin beton dehlizlerine savrulmuş o kantaron çiçekleri değil miyiz?
Eskiden, bir insanın gözlerine baktığımızda orada sadece bir aksimizi değil, koca bir coğrafyayı görürdük. Şimdi ise kalabalıkların ortasında, omuz omuza yürürken bile aramızda aşılmaz dağlar, geçit vermez uçurumlar var. Vapurlar bile artık o eski, geniz yakan kömür kokusunu taşımıyor; sanki sadece bir noktadan diğerine ruhsuz birer demir yığını gibi akıp gidiyorlar. Oysa bir vapurun güvertesinde, martılara simit atan bir çocuğun gülüşünde gizliydi dünyanın tüm sırrı. O çocuk, henüz insanın insana olan borcunu unutmamıştı.
Yaşar Kemal der ya; “İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.” Ben bugün o sahaf dükkanında, kapladığım yerden hicap duydum. Çünkü biliyorum ki, cebimizde taşıdığımız o en teknolojik cihazlar, kalbimizdeki o derin boşluğu doldurmaya yetmiyor. Bir kağıdın hışırtısı, bir mürekkebin lekesi, bir insanın elinin sıcaklığı… Bunlar olmadan biz sadece yarım kalmış birer cümleyiz.
Siz de bu akşam, evinize dönerken başınızı kaldırıp gökyüzüne bir bakın. Yıldızlar orada mı, yoksa biz mi onları görmeyi bıraktık? Bir yabancıya gülümseyin, bir dostun hatırını sorun; ama bunu bir camın soğukluğu üzerinden değil, gözlerinizdeki o eski, kadim ışıkla yapın. Çünkü hayat, bir vapurun iskeleye yanaşırken çıkardığı o tok sesle, o kısa anın içindeki sonsuzlukla kaimdir*.
“Kaim” kelimesi, o eski ve vakur Türkçemizin ruhumuza bıraktığı mirastan biridir; kökeni itibarıyla “ayakta duran, varlığını sürdüren” demektir.