Bir belediye başkanı, yıllarca karşısında durduğu bir ideolojiye, yutkunduğu onca lafa rağmen bir gecede neden “aşık” olur?
İnanın bana, bu ani romantizmin sebebi şehre dökülecek üç kilometre ekstra asfalt değil. Bu senaryonun başrollerinde çok daha pragmatik ve karanlık aktörler var: Ensede hissedilen sıcak bir nefes, mahkeme koridorlarının dondurucu soğuğu ve o tatlı, vazgeçilmez koltuk sevdası.
Belediyelerin kalbi, hesapların tutulduğu, bütçenin yönetildiği o meşhur mali hizmetler biriminde atar. Ve muhalif bir belediyeyseniz, o birimin kapısından müfettiş ordusu eksik olmaz. Bürokratların her sabah “Acaba bugün hangi hesap defteri yüzünden ifadeye çağrılacağız?” gerginliğiyle mesaiye başladığı o ağır atmosferi bir düşünün. Her ihale dosyası, her harcama kalemi mikroskop altındadır.
Eğer geçmişinizde “gri” alanlar varsa, ufak tefek (veya devasa) yolsuzluk dosyaları, usulsüz ihaleler Sayıştay raporlarında bir saatli bomba gibi tik-taklıyorsa, sistem size o sihirli çıkış kapısını gösterir. İktidar partisine geçmek, vizyoner bir siyasi tercih değil; kalın bir hukuki zırh kuşanmaktır.
O yeni rozet, adeta siyasi bir çamaşır suyu işlevi görür; dosyaları bir gecede temizler, müfettişleri tatile gönderir, mali hizmetlerdeki o korku tünelini aniden huzurlu bir bürokrasiye dönüştürür. “Acaba sabah kapıma polis dayanır mı?” korkusu, en katı muhalifi bile saniyeler içinde ateşli bir iktidar savunucusuna çeviren kusursuz bir terbiye aracıdır.
Tabii bir de işin devletin o “görünmez eliyle” yapılan boğma operasyonu boyutu var. Muhalif kaldığınız sürece Ankara’nın o soğuk yüzü bir gölge gibi üzerinizdedir. Yurt dışı kredileriniz hazinede bekletilir, projeleriniz bakanlıkların tozlu raflarında kaybolur, bir imza süreci yıllarca sürüncemede bırakılır.
Başkan, şehrin ortasında oksijensiz bırakılmış bir dalgıç gibidir. Kendi partisi ona uzaktan “Direneceğiz, harikasın!” diye tezahürat yapar ama oksijen tüpünün vanası iktidarın elindedir. O vanayı açtırmak için masaya oturduğunuzda, sizden istenen şey projelerinizin verimliliği değil, biatinizdir. Bu siyasi baskı o kadar sistematik ve yıpratıcıdır ki, başkan bir noktada “Ya kahraman olup siyaseten öleceğim ya da boyun eğip hayatta kalacağım” ikilemine düşer. Tahmin edin bakalım, o deri koltuğun sıcaklığı mı ağır basar, yoksa ilkelerin soğukluğu mu?
Ve gelelim en insani, en bencil ama siyasetin en temel itici gücüne:
Siyasetçi dediğiniz canlı türü, doğası gereği kariyerinin bekasını her şeyin üstünde tutar. Bulunduğu geminin su aldığını, partisinin iç kavgalarla eridiğini veya bir sonraki seçimde o koltuğu garanti göremediğini hissettiği an, filikaları gözlemeye başlar.
Beş yıl sonra ne olacağım?
Muhalefette kalsam beni tekrar aday yaparlar mı?
Yapsalar bile bu rüzgarla seçilebilir miyim?
Bu sorular beynini kemirirken, iktidarın sunduğu o konforlu liman uzaktan göz kırpar. Bir sonraki dönem için garanti edilen adaylıklar, belki bir milletvekilliği sözü, belki de daha büyük bir bütçenin kontrolü… Şehrin “bekası” için atıldığı iddia edilen o kutsal adımların ardında, aslında başkanın şahsi kariyer planlamasının acımasız kâr-zarar tabloları yatar.
Kısacası dostlar; o görkemli, bol alkışlı grup toplantılarında, kameralara gururla gülümseyerek sallanan ve öpülen ellerin ardında bir “hizmet destanı” aramayın. Orada, yargılanma korkusuyla titreyen bir vicdanın teslimiyeti, sistemin acımasızca büktüğü bir bilek ve kendi siyasi ömrünü uzatmak için seçmenin iradesini bozuk para gibi harcayan rasyonel bir kurnazlık vardır.
Tarih bu günleri yazarken, bu transferleri “şehircilik başarısı” olarak değil; siyasi şantajın, korkunun ve menfaatin ne kadar kusursuz bir uyumla çalıştığının ibretlik birer vaka analizi olarak okutacaktır.