Çalışma masamın en alt çekmecesini karıştırırken, köşesi sararmış, hiç açılmamış bir mektup zarfına rastladım. Üzerinde ne bir adres vardı ne de bir isim; sadece rüzgârın sürüklediği bir yaprak gibi öylece duruyordu.
Odadaki sessizlik, o an eski bir saatin tıkırtısından ziyade, toprağın derinliklerinden gelen o kadim uğultuya benzedi; hani fırtına öncesi doğanın büründüğü o ağır ve bekleyiş dolu suskunluğa…
Düşündüm; kaçımız aslında gönderilmemiş mektupların toplamıyız? Kaçımız, içimizdeki o en gerçek cümleyi söyleyemediğimiz için, insanların içinde ama hep o bir tek kişiye hasret yaşıyoruz?
Eskiden kelimeler kâğıda değerdi, kâğıt ise ele. Şimdi her şey havada asılı, her şey parmak uçlarımızdaki o soğuk camlarda, o ruhsuz ışıklarda kaybolup gidiyor.
O zarfı açmadım. Çünkü biliyorum ki, açılmamış bir mektup, içinde dünyanın tüm ihtimallerini, söylenmemiş tüm itirafların kutsallığını taşır. O mektup hâlâ yazılıyor, o selam hâlâ yolda, o el bir yerlerde hâlâ boşlukta bekliyor.
Siz de bugün bir mektup yazın; ister kendinize, ister hiç tanımadığınız, bir vapur iskelesinde yanından geçip gittiğiniz o yabancıya. Ama kelimelerinize ruhunuzun o darmadağınık tozunu katmayı unutmayın.
Çünkü bizler, birbirimizin kalbindeki o ince sızıya dokunabildiğimiz, bir başkasının kederini kendi göğsümüzde ağırlayabildiğimiz kadar hayattayız. Geriye kalan her şey, dalgaların kıyıya vurduğu anlamsız çakıl taşlarından ibaret.