DOLAR
45,9165
EURO
53,5809
ALTIN
6.653,95
BIST
13.772,54
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
21°C
Ankara
21°C
Az Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
22°C
Salı Parçalı Bulutlu
25°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
24°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
25°C

Siyasetin Omurgası

A+
A-

İnsanlık tarihinin en eski ve en amansız sahnelerinden biri olan siyaset, esasen bir kelimeler savaşı ya da sadece koltuk mücadelesi değildir; o, her şeyden önce bir karakter ve istikamet sınavıdır. Bugün modern dünyanın getirdiği hıza, sosyal medyanın yarattığı anlık dalgalanmalara ve siyasetin giderek pragmatistleşen doğasına baktığımızda, unuttuğumuz ya da unutturulmaya çalışılan en hayati kavramın “duruş” olduğunu görüyoruz. Duruş, bir siyasi aktörün ya da bir hareketin, rüzgarın yönüne göre değil, kendi ahlaki, fikri ve stratejik pusulasına göre konum alma becerisidir. Ancak günümüz dünyasında bu kavram, maalesef reelpolitik realitenin acımasız çarkları arasında sık sık aşınmaya maruz kalıyor.

Siyasetin kılcal damarlarına sızan popülizm, uzun vadeli ve köklü vizyonlar yerine, anlık alkışları ve geçici ittifakları ikame ettiğinden beri, toplumsal hafızada derin izler bırakan o eski, karizmatik ve bilge liderlik portrelerini mumla arar olduk. Bir siyasi hareketin duruşu, sadece kriz anlarında takındığı tavırla değil, aynı zamanda o krizin fitili ateşlenmeden önce sergilediği tutarlılıkla ölçülür. Bugün küresel ölçekte yaşanan jeostratejik güç savaşları, ekonomik korumacılık duvarlarının yeniden yükselişi ve uluslararası hukukun adeta bir tül gibi inceldiği bu dönem, liderlerden taktiksel manevralar değil, stratejik bir omurga talep ediyor. Zira rüzgâra göre yön değiştiren yelkenliler, fırtınalı denizlerde rotasını asla koruyamazlar.

Bu küresel denklemin tam merkezinde, adeta fay hatlarının kesişim noktasında yer alan Türkiye için duruş kavramı, entelektüel bir lüks olmanın çok ötesinde, bir beka ve istikrar meselesidir. Tarihsel müktesebatımız ve coğrafyamızın sunduğu o muazzam ama bir o kadar da ağır sorumluluk, Ankara’nın dış politikadan ekonomiye kadar her alanda çok boyutlu, rasyonel ve her şeyden önemlisi tutarlı bir çizgi izlemesini zorunlu kılıyor. Türkiye, doğu ile batı, kuzey ile güney arasında sadece fiziki bir köprü değil, aynı zamanda medeniyetler arası bir denge unsurudur. Bu dengenin korunması, iç siyasetteki sığ tartışmaların ve kutuplaşmaların ötesine geçebilen, ulusal çıkarları merkeze alan ve toplumsal sözleşmeye sadık kalan köklü bir devlet aklı ve duruşu ile mümkündür. İçeride toplumsal dokuyu güçlendirmeyen, adaleti ve liyakati kılavuz edinmeyen bir yapının, dışarıda tektonik levhaların sarsıldığı küresel arenada güçlü bir duruş sergilemesi beklenemez.

Geleceğin dünyası, bugünün pragmatik ve ilkesiz savruluşlarını affetmeyecek kadar hızlı akıyor. Toplumlar, kendilerini sadece seçim dönemlerinde hatırlayan değil, idealleri uğruna bedel ödemeyi göze alabilen, sözü ile eylemi arasında uçurumlar barındırmayan aktörlerin arkasında kenetlenir. Siyasette duruş, bir inatlaşma ya da değişime karşı kör bir direnç değil; zamanın ruhunu okurken, kendi öz değerlerinden ve milletin egemenliğinden taviz vermeme asaletidir.

Netice-i kelam; güç dengelerinin yeniden kurulduğu, ittifakların her sabah yeniden tanımlandığı bu yeni dünya düzeninde, en büyük sermaye askeri ya da ekonomik güçten ziyade, güvenilirliktir. Siyasi bir duruşu değerli kılan, onun dönemsel çıkarlara kurban edilmeyecek kadar kutsal ve taklit edilemeyecek kadar sahici olmasıdır. Türkiye’nin ve onun siyasi aktörlerinin önündeki en büyük ödev, gündelik rüzgarların cazibesine kapılmadan, tarihin ve coğrafyanın yüklediği o vakur duruşu hem içeride hem dışarıda yeniden tahkim etmektir. Çünkü nihayetinde tarih, sadece kazananları değil, ne pahasına olursa olsun yerini ve yönünü değiştirmeyen o asil duruş sahiplerini de yazar.

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI